Bana dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2010 Pazar

Tekneyle Marmara'da balık keyfi...

Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz programının ikinci seansı için dün Marmara'ya açıldık. Fehim'in tekne merakı ve Murat'ın balıkçılık merakını aynı aktivitede buluşturmuş ve bizler de yakından yaşamış olduk. Şimdi de dünü anlatayım...

Sabah 08.00'de Beylikdüzü Bauhaus'u buluşma merkezi olarak belirleyip marinaya hareket ettik. 8.20'de yola çıkmayı planlarken tekne sahibinin önceki geceden kalma ihtimalini gözardı ettiğimizden gelmesini bekledik. Daha da bekleyeceğimizi anlayınca kahvaltıyı orada yaptık. Hava harikaydı, bu güzelliğe tekneyle denizde olma keyfi de eklenince mükemmel bir kahvaltı yapmış olduk. Kahvaltı biterken tekne sahibi de gelince artık yola çıkma zamanımız gelmişti.

Yolculuk başlıyor...

Vira bismillah deyip denize açıldık. Deniz sıcaklığı 11-12 dereceydi. Balık bulucu sonarımız açıktı, balık var deyip durduğumuz ilk 2 yerde yarımşar saat durduk, gelen birşey olmayınca oradan ayrıldık. 3.yerimizde ilk başta yine birşey gelmeyince akşama boş döneceğimizi düşündük. Bu ümitsiz bekleyişi Özgür bitirdi, oltasında 3 tane sardalyayla göründü, ardından 15 saniye içinde Kemal'in de oltasına sardalya takılınca ilk sevincimizi yaşadık. Anladık ki orada balık var ve tutmaya devam ettik. Orada 50 balık tuttuk. Başlarda sadece sardalya vardı. Yaklaşık 1 saat orada kalıp devam ettik. Sonra etrafımıza baktık, 6-7 teknenin bir arada olduğu bir yer gördük. Bu kadar adam orada takılırken burada durmaya devam eden akıllılar olmak istemediğimiz için ortak akla uymaya karar verdik :)





Bereketli saatler başladı

Oraya vardığımızda geç bile kaldığımızı anladık çünkü küçük motorlu bir sandalda 6 kişi 6 olta ile boş dönmüyorlardı. Bir amcamız tek başına bir teknede 3 dk'da bir tüm çaparileri dolu olarak çekiyordu. Bizim de "üzüm salkımı" formunu bulmamız uzun sürmedi. En yoğun dönemi de bu arada geçirdik. Murat'ın karides yemleri koyup Lüfer yakalama hayalleri de hep hayal olarak kaldı maalesef. Öğlen 13.00 olunca bir yemek seferi daha yaptık. Ekmek arası kahvaltılıkları götürdük kardeş kardeş. Balıkçılık kanununa göre deniz sabah bir balık yapardı, öğleden sonra bir kere daha balık yaparmış, güneşten etkilenmedikleri saatlerde. Aynen de öyle oldu. Saat 14.00'de başlayan ikinci seferimiz rüzgarın coştuğu saatlere kadar devam etti.



Benim ilk balık tutma tecrübem

Ben ilk defa dün balık tuttuğumdan işin terminolojisini ve mantığını anlamaya çalışmakla meşguldüm. Hangi balığa nasıl yem ve iğne konur, hangi misinaya ne ağırlıkta kurşun konur, hangi balık hangi mevsimde nerede olur, havaya ve saate göre ne değişir vb... Dün sanırım yaklaşık 15-20 tane balık tuttum. Kıyıda büyük balığa sallasam birşey de gelmeyebilirdi :)



Çapayı çekiyoruz : Takım çalışması budur!

Saat 16.00 gibi motoru çalıştırıp dönmeye başlamadan önce çapayı toplamamız gerekiyordu. Şanssızlıklarımızdan biri çapa toplama mekanizmasının bozuk olmasıydı. 40 mt derinlikten o kalın zinciri ve çapayı çıkarmak kolay olmadı. Tam anlamıyla bir pit stoptaymış gibi çalıştık, programımızın amacına uygun bir takım çalışması oldu, 3 kişi zinciri çekti (ben-Kemal ve Kaan), iki kişi çekilen kısmı tuttu kaymaması için (Fehim-Özgür) bir kişi de zinciri yuvasına soktu (Murat). Oldukça yorucu dakikalardan sonra artık çapayı çıkardık ve motoru çalıştırdık, istikamet marina!



Dönerken Kaan'ın camı temizlerkenki görüntüsü süperdi, ışıklarda bekleyip camları temizleyen çocuklar gibi cama yapışmasını kaçırmadım, aşağıda fotoğrafı var :)



Yolculuk bitiyor...

Kıyıya geldik ve keyifli günümüzü sonlandırdık. 4 değişik balık yakalamıştık, sardalya-hamsi-istavrit ve kırlangıç balığı. Yaklaşık 220 balıktan oluşan yarım kova balığı da paylaşarak günü taçlandırdık. Gün bittiğinde herkes yeni birer hobi kazandı, aynı programı da tekrarlamak üzere sözleştik. Programımız da amacına ulaşmış oldu, herkes birbirinin hobisini öğrendi, anladı ve ortak bir konu buldu üzerine konuşmak ve eğlenmek için.



30 Nisan 2010 Cuma

Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için...

Günümüz dünyasında artık bireysel başarılara sadece sporun belli dallarında yer var. Onun dışında sporun geri kalanında, iş dünyasında, aile hayatında yani neredeyse her alanda kazanıyorsanız bunu takım olarak başarabiliyorsunuz. Takım olabildiğiniz ölçüde tehlikeleri karşılayabiliyorsunuz, başarınızı sürekli tutabiliyorsunuz.

Takım olabilmenin de iki temel kuralı var bana göre :

1.Birbiriyle kimyası tutan ve her biri farklı yeteneklere sahip bir takım oluşturmak
2.Oluşan bu takımın da birbirini iyi tanıması, uyumlu olması ve sevmesi

Bu 2 kuralı tam anlamıyla yerine getirmek için ekibime bir fikrimi açtım. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz diyebilmek için birbirimizi tanımalıydık. Bunun için de birbirimizin hobilerini yaşamalı ve anlamalıydık. Fikir şuydu, benimle birlikte 8 kişi olan takımımızdaki her bireyin hobisini tüm ekipçe yapacak, onu öğrenecek ve birbirimizi daha iyi anlayacaktık.

Benim go-kart ve motorsporları sevgim, Murat'ın balıkçılık sevgisi, Nuray'ın Edirne sevgisi, Ayhan'ın tarih merakı, Kemal'in bitki ve ağaç yetiştirme merakı, Fehim'in tekne sevgisi, Özgür'ün bahçecilik sevgisi ve Kaan'ın poker-futbol merakını hep birlikte yaparak takım olacaktık, birbirini iyi tanıyan bir takım.

Ve bugün ilk seansı gerçekleştirdik, birlikte Karting yaptık. Doğumunun yaklaşmış olması nedeniyle Nuray bize kenardan destek verdi, bizler de pist üzerinde keyifli bir 1 saat geçirdik.

Fehim ve benim ağır olmamız nedeniyle takımları ikiye böldük. Nisbeten zayıf olması nedeniyle Özgür-Murat ve göründüğü kadar ağır olmayan Kaan önce piste çıktı. Kaanım ilk defa karting yaptığından olayı bugün kavradı, dolayısıyla biraz geride kaldı. Özgür de pistin tozunu attı :) Özgür de Murat da oldukça iyilerdi. Murat kaskının büyük olması nedeniyle arada sorunlar yaşasa da güzel bir yarış çıkardılar.




Bizim seansta en ağır bendim, Fehim benden sonra ve en ballımız Kemal bizden 15-20 hafif olması nedeniyle şanslıydı. Pist 50 saniyede dönülüyor ve hesaplarıma göre 20 kg ağırlık 1 turda yaklaşık 3 sn farkediyor. Pist sırasıyla kısa bir düzlük sert bir sol-sağ viraj, çok kısa bir düzlük, çok sert bir sol viraj, daha sonra İstanbulpark 8.viraj tarzında hızlı geçilen bir viraj, sağ viraj, orta hızlı bir sol viraj ve ana düzlüğe çıkılmasıyla bitiyor. Başladık, önde başlayan Fehim, sonra Kemal ve ben geliyorduk. Kemal'i yaklaşık 5-6 lastik lastiğe kapışma denemesinde geçemeyince biraz dinlenmek istedim. Bir seferde tam geçiş yapacakken de kapıyı kapattığından yandan çarptım. Pistteki 7. turumda frenaj ve gaz noktalarımı kafamda oluşturmaya başladığımdan hızlandım, sanırım bu turlarda 3-4 sn hızlanmış olmalıyım.




Daha sonra Fehim geride kalınca Kemal onu geçti, mutlulukla sanki yarışı kazanmış gibi kolları kaldırıp sevinmeye başladı ama benim ensesine kadar geldiğimden habersizdi. Daha sonraki turda yine bir geçiş denemesi ve yine kapıyı kapattı. Sonraki turda onu geçtim ve Kemal çıldırdı :) Geçişi yapar yapmaz virajlarda yarış çizgisini ve biraz daha içeriyi kapattım. Kemal bu dakikadan sonra tam 3 defa çarptı bana, bilerek :)) Sonuncusunda öyle bir çarptı ki, onun go-kartıyla benim go-kartım içiçe geçti.

Her neyse, benim içim rahat, istediğim yerde bitirdim yarışı :)

Sonuç olarak çok çok keyifli bir aktivite geçirdik. Ve tur zamanlarını görebileceğimiz bir pistte aktiviteyi tekrarlamaya karar verdik. Benim ve hobim ve tutkumu da hep birlikte yaşamış olduk.



Yarın da akvitelerimizin 2. seansını gerçekleştiriyoruz. Hep birlikte tekneyle Marmara'ya açılıp balık tutacağız. Böylece Murat'ın Balıkçılık ve Fehim'in tekne sevgisini yakından yaşayacağız. Onun da notlarını elbette paylaşacağım buradan.

Türkiye'nin en iyi satış ekibinde birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için...

7 Şubat 2010 Pazar

Karlar düşer 2 (Lise-Üniversite)

15 yaşındayken Erzincan'dan ayrıldığımda bir daha o topraklara senede 1-2 defadan fazla kar yağmayacağını bilmiyordum.

Biliyor musunuz, İstanbul'u ve Türkiye'nin neredeyse her yerini karlar fırtınalar bastırdığı geçen haftaki furyada Erzincan'a sadece 1 gün kar yağmış ve o da yerde kalmamış..

Erzincan'ın etrafı 3500 mt'lik dağlarla çevrilidir. Bu dağlar şehre soğuk gelmesini engeller. Ama yüksektir, o yüzden dört mevsim kar görebilirsiniz dağlarda. Fahriye abla şiirinde der ki Ahmet Muhip Dranas :

"Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?"

Evet, Fahriye abla hala Erzincan'daysa, dağları karlı olan o şehirdedir...



1995 senesinde liseyi Erzurum'da okuyacağımı öğrendiğimde mevsiminde sert kışı seven ben pek bir mutlu olmuştum. İlk gittiğimizde Erzurumlular bize Erzurum'un eski kışlarının daha soğuk ve sert geçtiğini ve artık iklim değişikliği olmaya başladığını söylemişlerdi, birazdan anlayacaksınız iklimin değişmiş halini :)

Kasım'da ilk kar düşmeye başlamıştı. Sanırım Aralık gibi de yerde kalan karlar yağmaya başlamıştı. Okulun tatil olması gibi bir ihtimal yoktu, çünkü yatılıydık, istesek sınıfta bile uyuyabilirdik. En büyük keyfim Cuma ve Cumartesi akşamları kar yağmaya başladığında okuldan çıkıp yürümekti. Kongre caddesindeki okulumuzdan çıkıp Gürcükapı'dan Taş Çarşı'ya yürürdüm, o geniş yolda yürürken karlardan gözlerimizi açamazdık. Kafada bere, boyunda atkı, elde eldiven olduğu halde donardık yine. Toz diye söylenen kardan hiç yağmazdı, tamamen lapa lapa formunda kar yağardı. Artık soğuktan ayaklarımızı hissetmeyecek hale gelince okula gelir kaloriferlere üşüşürdük. Yemekler felaket olsa da okulumuzda kaloriferle ölümüne yanardı. Hemen çoraplar konur kuruması için, eller yapışır kalorifere. Eğer saat 11 olmadıysa kantincimiz Kazım abi açıktır, gidip birer çay ve Probis alınır güneş ve hava girmeyen kantinde keyif yapılırdı...



Evliya Çelebi'nin abartmalarından birini hatırlayanlar bilir, Erzurum'da bir kedi damdan dama atlarken soğuktan havada donmuş, bahar gelince buz erimiş ve yere düşmüş devam etmiş yürümeye.. :) Abartma olsa da çok uzak ihtimal değildi bu. Geceleri -38, -40 dereceleri hatırlıyorum. Evlerin damlarından sarkan buzların kalınlığı ağaç kalınlığında olurdu bazen. Boyları 2 mt'ye dahi uzayabiliyordu. Cumhuriyet Caddesinde sarkıt buzların düşüp öldürdüğü insanların hikayelerini duymuştuk, bir tanesini de 1996'da yaşadık, duyduk. İnsanlar korkarak yürürlerdi evlerin yanında.



3 yıl kara kışın keyfini Erzurum'da çıkardıktan sonra İstanbul'a geçiş yaptım. İstanbul'u da çok kar yağmayan bir yer diye düşünürdüm, hani İzmir ve Antalya olmasa da ona yakın sanardım. Geldiğim yıl sanırım Aralık gibi bir kar yağdı, yarım gün süren ve tutmayan. Tamam artık bu son sandım. Midterm'lerden sonra İstanbul'da kalıp gitmemiştim. Ocak'ın sonunda bir kar yağmıştı, tam 3 gün sürmüştü. 3 gün durmadan yağan kar... Ders olmadığından okula bile gidememiştim. 3.günün sonunda gittiğimde yazın görüp hastası olduğum okulum Boğaziçi, karda bir kere daha büyülemişti beni. Güney Kampüs'ün girişinde soldaki ağaçlardaki karlar, kampüsün merkezine inene kadar sağlı sollu ağaçlar, ve en son İİBF binası, 1.Erkek yurdu ve Albert Hall inanılmaz güzeldi karda. Bol bol fotoğraf çekmiştim.

Okulda bulunduğum sürece sanırım 2 ya da 3 defa kar tatili yaşadım. Hep yurtta kaldığımdan kar tatili benim için hakikaten de tatildi. Tatili yolda öğrenme gibi bir derdim yoktu, sadece odamdan çıkıp derse gidiyordum, bu yüzden kar tatili demek büyük keyif demekti. 1.yurtta her kar yağdığında cayır cayır yanan kaloriferden hamam gibi olan odamızdan dışarıyı seyreder, çayımızı yudumlardık. Zaman zaman yürümek için odadan çıkar, kampüsü dört dönerdik. Doğduğumdan beri olduğu gibi o zaman da kurtluydum tabii, kimi peşime taksam da çıksak diye düşünürdüm. Erkan'ı bazen kandırırdım, bazen Dinçer'i, onlardan daha fazla Kenan'ı, bazen de kimseyi kandıramayıp kendim çıkardım.



İlk tam anlamıyla yerleşik zamanlarımı İstanbul'un belki en güzel yeri Bebek'te geçirdim, şehrin dört mevsimini orada gördüm. Oradan da her şey gibi kış da çok güzeldi.

Ve sonuç, İstanbul benim düşündüğümden daha da fazla kar yağan bir şehirdi. Ve ben bu şehrin her şeyine aşık olduğum gibi, kışına da aşığım..

24 Ocak 2010 Pazar

Karlar düşer 1... (Çocukluk-İlkokul-Ortaokul)

2 yıldır hasretle beklediğimiz kar sonunda geldi. Hem de öyle böyle gelmedi, karlar yerlerde örtü oldu, kartopu da oynandı, kardan adam da yapıldı, kızakla poşetle tepsiyle insanlar ne bulursa kaydı. Yarın da devam edecekmiş kar. Hal böyleyken aklım hep eski kışlara gidiyor, çocukluğumun ve ilk gençliğimin kışlarına...

Erzincan'ı duyunca herkes Doğu Anadolu şehri olmasından hareketle çok soğuk zanneder. Oysa ki karlı geçen gün sayısı hemen hemen İstanbul kadardır, etrafındaki yüksek dağlar nedeniyle ve ovada olmasından ötürü çok soğuk değildir. Ayaz olur, ancak rahatsız etmez, kar da çok yağmaz. Eskiden yağardı, İstanbul'a da yağdığı gibi...

Hatırladığım en eski kış 3 yaşımın kışıdır, 1983'de Erzurum'daki depremin Erzincan'ı da etkilediği kötü zamanlardır. Ekim'in sonunda olmuştu ancak Ocak-Şubat aylarına kadar çadırda geçirmek zorunda kalmıştık. Daha sonra 5 yaşımın, okul öncesinin kışlarını hatırlarım. O zaman kar sağlam yağdığında sokaklarda insanların yürümesi gereken yerler temizlenir, diğer yerlere dokunulamazdı, çünkü benden de uzun olurdu o karların yüksekliği. O zaman da akranlarımdan uzun olduğum dikkate alındığında 1,20 mt gibi bir yükseklik yapar, evet oldukça yüksek... Okula başlayınca bu karlar devam etti, sanırım 1990 başlarına kadar da iklimde büyük değişiklik olmadı.


Garip bir özelliğim aklıma geldi şimdi. Her mevsimi zamanında yaşamak tutkusu... Sonbahar gelince yapraklar dökülür ve bu hoşuma giderdi. Yapraklarını dökmeyen ağaçlara gıcık olurdum, mevsime direnmesine kızardım. Sonbahar bitince artık kış zamanıydı. Güneş çıkmasın isterdim. Hergün istisnasız hava durumunu izlerdim. Trt yıllarının hava durumu ikonlarını hatırlayanlar bilir. O yıllarda kar yağışını salak bir kardan adam temsil ederdi. Gülümseyen bir kardan adam, yanında sopası.. Kar yağışı oydu. O ikonu görmek için hava durumunu izlerdim. En soğuk şehir bizimki olmalı, kar yağmalı sürekli, mevsimi mevsiminde yaşamalıyız... Erzurum'a sinir olurdum bizden soğuk olduğu için, aynen Malatya'ya yazın bizden sıcak olduğuna sinir olduğum gibi...


Kar yağmaya başlardı, artık tek derdim o kar tutsun'du. Erimeye başlayan yerlerin üzerine karlar döker ve dondurmaya çalışırdım. Zaten 1 gün yağsa ve tutsa gerisi kolaydı. Gelsin kızaklar, gitsin kartopular. Ayakkabı üzerinde kaymaktan altları kısa sürede dümdüz olurdu, bu da hem daha rahat kaymak, hem de düz yolda da düşmek demekti... Hatta yeni ayakkabı alırken altına özellikle bakardım, çok tırtırlı olmasın, düze yakın olsun da rahat kayayım diye..

İlkokulda kar yağarken gözlerimiz sürekli camlarda olur, yağsın yağsın yağsın isterdik. Hele o taneler minik tanelerden lapa lapa denen forma gelince çıldırırdık. 12 yıldır İstanbul'da hiç lapa lapa kar görmedim, yok yok sanırım 2002 kışında yağmıştı bir defa... En büyük isteğimiz okullar tatil olana kadar yağmasıydı. Ama koca ilkokul ve ortaokul hayatım boyunca 2 ya da 3 defa tatil oldu. Ortaokul demişken karlı havalarda eğlenmek anlamında en kral eğlenceli günlerim ortaokulda geçti. Karlı havada top oynamaktan, okulunun önündeki yokuştan saatlerce kaymaya, acımasız kartopu savaşlarından 2 insan boyundaki kardan adamlara ne ararsan vardı. Nasıl bir yerimizi kırmadık hala şaşıyorum.

Manyaklığımın zirve yaptığı zamanlardan birini 1993 kışında yaşamıştım. Kendini bildi bileli kardan ev nasıl olur hayal eden Metin'in eline şans geçmişti. Her taraf kıyamet kar. Saat 09.00'da çalışma başlar, gece bitmeli ki soğuktan donsun ve kalıcı olsun. 15.00-16.00 gibi ev hazırdır, boyumdan uzun, yaklaşık 10 mt2'lik kardan ev. Yan komşumuzun çocukları gıcık olup onlar da başlamıştı. Ve emindim gece saldırıp bizimkini yıkacaklar. Aynen düşündüğüm gibi oldu. Biz çaktırmadan nöbet beklerken saldıran komşu çocukları püskürtüldü, evleri de kartoplarından nasibini aldı. Benim evim de 3 gün ayakta kaldı, sonra da güneşe yenik düştü. :)

Erzurum'daki lise günleri ve İstanbul'daki üniversite günleri gelecek bahsimin konusu... Coming soon...

31 Aralık 2009 Perşembe

Çocukluğumun yılbaşıları...

Bir yılı daha devirdik. 2009'un hayatımın en sansasyonel, en zor, en çok değişikliğinin olduğu sene olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu anlamda bu yılı bitirmek benim için az burukluk ama çok mutluluk demek. Nedense tek sayılı seneler bende negatif, çiftler pozitif etki yapmıştır. Bu anlamda da 2010'u merakla bekliyorum. İlk indikatörler de iyi olacağını gösteriyor, bakalım...

31 Aralık'lar benim için herkese olduğu gibi farklı ve "mixed feeling'ler" yaşadığım günler olmuştur. Bugün şöyle bir eskiye gittim, çocukluğumun yılbaşı gecelerine. İlk hatırladığım şey 1985'i 1986'ya bağlayan gecedir. TRT ekranında, 1985'in 5'inin silinip yerine 6 geldiği basit ve gösterişsiz bir 23.59 hatırlıyorum. Ertesi senelerde bu adet devam etmişti birkaç yıl daha.


Noel baba ve ben...

Sanırım 9 yaşına kadar Noel Baba'nın gerçek olduğuna inanıyordum. Amerika'da olduğunu biliyordum. Ama bu adam öyle böyle bir gün Türkiye'ye gelmeliydi. O yıl da Erzincan'a gelme ihtimali de olabilirdi. Her 31 Aralık gece saat 9 gibi eve yakın ana caddeye çıkardım, öyle ya gelirse eğer oradan geçerdi mutlaka. İstediğim illa hediye değildi, kırmızı kıyafetini merak ederdim, en çok da geyiklerini. Göremedik tabii ki. Sokaklarda yapma Noel Baba'lar gördüğümdeyse benim için unique olan Noel Baba artık tamamen çekiciliğini yitirmişti.

31 Aralık'ta kar yağması

Bu en büyük hayalim ve isteğimdi. Her yıl 1 hafta önceden başlardım hava durumunu kontrol etmeye. Aman o güne kadar ne olursa olsun, o gün yağsın yeter. Yağdığı yıllar olmuştu ama yağmadığı yıllar çoğunluktaydı. Hele yağdığı seneler kar tutsun diye mahallenin çocuklarının yolda yürümesine izin vermezdim, karlar erimesin de camdan izleyeyim diye. Çocukluk işte...

31 Aralık'ta olanlar

Eğer tatilse sabahtan, okuldan geliyorsak da akşam 4'den itibaren TRT ekranlarına geçerdik. Televizyonda hep Noel Baba'lı filmler olurdu. Öncesinde çizgi filmler, sonra normal yabancı filmlerle akşamı yapardık. İnanılmaz huzur verirdi bana bu. Arada sırada Türk yapımı Zeynep Değirmencioğlu ile Külkedisi Sindrella yayınlanırdı, ona da fit olurduk.

Akşama doğru artık yemekler yenirdi ve evde o güne özel hindi, bol meyve, bol kuruyemişle geceye hazırlanırdık. 31 Aralık gecelerinin farklarından biri normalde TRT'de yasaklı olan arabesk ve fantazi sanatçılarının o geceye özel TRT'ye çıkabilmeleriydi. Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, Cengiz Kurtoğlu, Emrah.. gibi sanatçılar senede bir defa o gece çıkardı televizyona. Aklıma hep o sahneler gelir. Tüm sanatçılar TRT'nin çekim yaptığı mekanda masalarda oturur ve sırayla şarkılarını söylerlerdi. O gecenin vazgeçilmezi dansözler çıkardı ve gece 12'de de 3-2-1-0 eğlencesi yapılırdı. Saat 02.00'yi geçmeyecek şekilde sızardık.

Yıllar sonra her sanatçı özel tv'lere çıkmaya başlayınca, kanallar onları kendi aralarında paylaşmaya başlayınca Trt'nin o ritüeli son bulmuştu. Benim için de yılbaşı gecesi tv keyfim bir anlamda tarihe karışmıştı. Öyle ya, senenin her günü görüyorum, o gün de görsem ne değişecekti..

"Yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer"miş

Hadi ordan! Yalan, koca bir yalan. Hiçbir yıl böyle birşey olmadı, nasıl girdiysem sene öyle geçmedi. Hatta alakası bile yoktu. Geçen yıl dizimden ameliyat olduktan 2 gün sonra geçen yılbaşıysa sanırım en acılı geçeniydi. Kankam yanımdaydı ya, başka da birşeye gerek yoktu...

Yeni bir yıl daha geliyor, umarım herkese sağlık ve mutluluk getirir. Bana da sağlık, mutluluk ve hedeflerimi getirsin.

18 Ocak 2009 Pazar

İlk yazı...

Uykumun kaçtığı bir Cumartesi gecesi başlamış oluyorum yazmaya...